top of page

Arrival: Öteki'nin Diliyle Travmayı Kucaklamak

  • rusenberkrb
  • 21 Eki
  • 3 dakikada okunur
ree

Denis Villeneuve’ün 2016 tarihli başyapıtı Geliş (Arrival), on iki gizemli uzay gemisinin dünyanın farklı noktalarına inmesiyle başlar. Dünya, küresel bir savaşın eşiğindeyken dilbilimci Dr. Louise Banks (Amy Adams), en temel sorunun cevabını bulmak için görevlendirilir: Ne istiyorlar? Ancak film, kısa sürede türünün sınırlarını aşarak uzaylı bir dili anlama çabasını, insan ruhunun derinliklerine yapılan baş döndürücü bir yolculuğa dönüştürür. Geliş, sadece uzaylılarla iletişim kurma hikayesi değil; aynı zamanda zaman, bellek, kayıp ve hayatı tüm trajedileriyle kucaklama seçimi üzerine melankolik bir meditasyondur. Bu analiz, filmi psikanalitik bir mercekle okuyarak, bu 'ilk temas' anlatısını 'Öteki' ile yüzleşmenin, travmayı işlemenin ve dilin gerçekliğimizi nasıl yapılandırdığının güçlü bir alegorisi olarak ele alacaktır.



​Öteki ile Yüzleşme: İnsanlığın Paranoid Yansıması

​Filmin başlangıcında, Heptapotların (uzaylıların) gelişiyle dünya, kolektif bir anksiyete krizine sürüklenir. Bu devasa ve sessiz 'Öteki', insanlığın kendi korkularını ve önyargılarını üzerine yansıttığı dev bir aynaya dönüşür. Herkes bu belirsizliğe kendi iç dünyasını yansıtır. Generaller savaş ve tehdit görürken, komplo teorisyenleri kıyamet senaryoları üretir. Bu kolektif paranoyanın zirve noktası, Heptapotların gönderdiği bir mesajın bazı uluslar tarafından "silah kullan" olarak tercüme edilmesiyle yaşanır. Bu çeviri, insanlığı küresel bir savaşın eşiğine getirir. Ancak Louise, Heptapot dilinin çok katmanlı yapısını anladıkça gerçeğin farklı olduğunu keşfeder: "Silah" olarak çevrilen sembol, aynı zamanda "araç" veya "armağan" anlamına da gelmektedir. Heptapotların sunduğu şey bir tehdit değil, bizzat dillerinin kendisidir; zamanı farklı algılamayı sağlayan bir "araç". Bu kritik çeviri hatası, insanlığın en temel eğilimini gözler önüne serer: Bilinmeyene, kendi çatışmacı doğasını ve "kazan/kaybet" mantığını yansıtma eğilimi. Bir "armağan" veya "araç" olasılığını düşünmeden önce, içgüdüsel olarak bir "silah" tehdidi algılayarak karşılık vermeye hazırlanır.


​Dili Çözmek, Anksiyeteyi Kapsamak: Louise'in Analitik Duruşu

​Sigmund Freud, o meşhur sözünde medeniyetin başlangıcını, "ilk defa mızrak fırlatmak yerine küfür kullanan insana" bağlar. Arrival filmindeki bu kolektif medeniyet testinde, tüm dünya içgüdüsel olarak "mızrağa" sarılmaya hazırlanırken, bu kaosun ortasında dilbilimci Louise Banks, dili ve anlamı seçerek tek başına durur. O, generallerin paranoid yansıtmalarına teslim olmayı reddeder ve bir bebeğin dilini öğrenircesine 'Öteki'ne yaklaşır. Psikanalitik teorisyen Wilfred Bion’un "kapsama" (containment) kavramıyla ifade ettiği gibi, Louise insanlığın ham ve korku dolu anksiyetesini alır, onu sindirir ve anlamlı bir iletişime dönüştürmeye çalışır. Kelimelerin farklı anlamları olabileceğini, niyetin bağlamla anlaşılabileceğini bilir. Bu duruşuyla Louise, hastasının korkularını ve karmaşık duygularını alıp ona daha anlaşılır bir şekilde geri veren bir analist rolünü üstlenir.


ree

​Sapir-Whorf Hipotezi ve Zamanın Kırılması

​Ancak süreç ilerledikçe roller tersine döner. Louise, 'Öteki'ne dil öğrettiğini düşünürken, aslında Heptapotlar ona yeni bir "ana dil" öğretmektedir. Bu dil, zamanın doğrusal akmadığı, başlangıcın ve sonun iç içe geçtiği, dairesel bir dildir. Bu dairesellik sadece felsefi değil, aynı zamanda görseldir: Heptapotların mürekkeple oluşturduğu logogramlar, başı ve sonu olmayan, tek bir anlık ifadeyle bütünü anlatan dairelerdir. Bu durum, filmin dayandığı temel dilbilimsel teoriyi akla getirir: Sapir-Whorf Hipotezi. Bu hipoteze göre, kullandığımız dil düşünce yapımızı ve gerçekliği algılayışımızı şekillendirir. Louise, Heptapotların dairesel dilini öğrendikçe, zamanı da dairesel olarak algılamaya başlar. Jacques Lacan'ın "Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır" sözü, burada somut bir gerçekliğe bürünür. Louise, Heptapotların dilini çözdükçe, aslında kendi bilinçdışının ve hayatının dilini deşifre etmeye başlar. Film boyunca "gelecekten anılar" olarak gördüğümüz kesitler, onun zaman algısının kırıldığını ve tüm hayatını – geçmişi, şimdiyi ve geleceği – aynı anda deneyimlediğini gösterir. Bu yeni dil, onu hayatının en temel "gerçeğiyle" temasa zorlar: çok seveceği kızının genç yaşta öleceği gerçeği.

ree

​Travmayı Kucaklamak: Bilinçli Bir "Evet"

​Çoğumuz, hayatın belirsizliği ve ölümün kesinliği gibi baş etmesi güç gerçekleri bastırarak, yok sayarak baş etmeye çalışır. Ama biliyoruz ki 'bastırılan daima geri döner.' Oysa Louise, tüm acısıyla birlikte geleceği(kızının ölümü) görmesine rağmen bir seçim yapar. Kızının doğumuna, yaşayacakları kısa ama dolu dolu anlara ve kaçınılmaz ayrılığa tanıklık eder ve "Yolculuğu ve nereye varılacağını bilsem de kucaklıyorum." der. Bu, cahilce bir teslimiyet değil, bilgece bir kabuldür. Filmin sinematografisi de bu döngüselliği destekler; Louise'in, kızının ölümcül hastalığını öğrendiği anlarda yürüdüğü hastane koridorunun dairesel mimarisi, Heptapot dilinin ve kaderin kaçınılmaz döngüsünün görsel bir yansıması gibidir. Arrival, bu okumayla bize psikanalizin en temel hedeflerinden birini de hatırlatır: Amaç, acıyı ortadan kaldırmak değil, onu hayat hikayemize entegre ederek yaşamı, tüm trajedilerine rağmen bilinçli bir farkındalıkla kucaklayabilmektir.​


ree

Alternatif Bir Okuma: Bir Annenin Rüyası

​Filmin melankolik ve rüyavari atmosferi, zihnimizde bir başka psikanalitik kapıyı daha aralar: Ya tüm bu uzaylılarla temas hikayesi, aslında evladını çoktan kaybetmiş bir annenin yas sürecinde kurduğu devasa bir fantezi ise? Bu yoruma göre, Louise pasif bir şekilde maruz kaldığı bu yıkıcı travmayı, zihninde yeniden kurgular. Olayları "kendisinin seçtiği" bir geleceğe dönüştürerek, edilgen bir kurban olmaktan çıkar ve trajedisinin aktif bir öznesi haline gelir. Bu, acıyla başa çıkabilmek için ona bir anlam atfetme, kontrol edilemez olanı kontrol etme çabasıdır. Filmin dehası da belki birçok yorumu aynı anda barındırabilmesinde yatıyor: Geleceği bilinçli bir şekilde kucaklayan bir kahramanın hikayesi ve geçmişi anlamlandırarak iyileşmeye çalışan bir annenin yası. Her durumda Arrival, insan olmanın en temel sorularıyla yüzleşen, cesur ve unutulmaz bir eserdir.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page